veleye: Siirt Dostlarının Sayfası

Duble Yol Çalışmaları Hızlandırılmalı

Siirt Ticaret ve Sanayi Odası Başkan Vekili Nedim Kuzu, yapımı devam eden duble yol çalışmalarının bir an önce tamamlanması gerektiğini söyledi. Havaalanı kavşağından kent merkezine kadar olan 8 kilometrelik duble yol çalışmalarının yaklaşık bir yıldır devam ettiğini hatırlatarak, “Yol çalışmaları devam ederken maalesef onlarca trafik kazası meydana geldi. Bir çok vatandaşımız, yaşamını yitirdi, bazı vatandaşımız da yaralandı. 8 kilometrelik bir yolun bu kadar sürede tamamlanamaması Siirtli hemşehrilerimizi üzüyor. Dolayısıyla bu yolun en kısa sürede tamamlanmasını istiyoruz.” dedi.

Kalan bu küçük bölümün de tamamlanıp hizmete girmesi için “ha gayret” diyoruz.

Eski Sebze Hali Arsası 49 Yıllığına İhaleye Çıkıyor

Resmi Gazetede yayınlanan ihale duyurusuna göre, Bitlis Vakıflar Bölge Müdürlüğünce, Siirt Merkez Yeni Mahalle Aydınlar ve Güres caddelerinde bulunan 15 bin 951,80 metre karelik taşınmazlar, alışveriş merkezi ve otel yapımı karşılığı uzun süreli kiralama modeli çerçevesinde ihaleye çıkarıldı.

Taşınmazlar, yerli ve yabancı kuruluşların birlikte veya münferiden katılmalarına açık olarak ve kapalı teklif usulü ile inşaat yapım süreleri dahil toplam 49 yıllığına kiraya verilecek.

İhalede muhammen inşaat bedeli 48 milyon 446 bin 10 lira 90 kuruş, geçici teminat bedeli de 1 milyon 453 bin 380 lira 32 kuruş olarak belirlendi. Tüm imalat ve masraflar ile izinler yüklenici tarafından karşılanacak olan taşınmazın üzerinde bulunan binaların yıkımı da yüklenici tarafından sağlanacak.

İhale, 16 Kasım 2011 Çarşamba günü saat 10.30’da gerçekleştirilecek.

Grup Tillo – Merheba (Kürtçe İlahi)



Seyfullah – Kane Muhammed Mustafa (Kürtçe İlahi)



Yazar Gülenay Pınarbaşı Tillo’yu Yazdı

DEPREM BİR KUYU MU? İKİLİKTEN KURTARIR MI?” Oralar çok karışık” Ne zaman gitmeye kalksam duyduğum söz budur etraftan. Bu kez benle beraber yanımdaki 25 dostta bu uyarıları fazlasıyla aldı. Söyleyenlerde haklı, açıyorlar tv.leri bakıyorlar uzaklara, dağlar, taşlar, panzerler, elleri taşlı çocuklar, gözleri kin dolu adamlar, çete savaşları ve taze şehit cenazeleri…

***

Kaç defa geldim ben buralara her defasında kaybolmak istedim. Bir anda kendimi Keçi Burcu’ndan Ongözlü Köprü’ye bakarken buldum. Bir anda Kırklar Dağı’nda Sızan Suzi’nin annesiyle ağlarken…“Var mı toprağın kuzeyi, güneyi, batısı, doğusu?” “Yok” desem de o kadar güzellikleri bağrındaki elçilerle süslemişse “var biraz be var!” Ne tarafa eğilsem acaba? Eğil ağır basıyor. Asur Kalesi’ni “eğil”emiryle eğen Baba’nın ışığını adığı Zülküf peygamber Elyasa Peygamber varsa…

Peki bu kapılara sözde Urfa’ya, Mardin’e açılıyor. Özde nereye, Maliki Ejder’den daha eskiye gözümüzün nurunun dostlarına mı? Sur Kapı burası. “İrademe dokunma” deyip insanların iradesi gasp edilen bir muhit görünürde. Kapıyı aralıyorum, perşembenin yüzü suyu hürmetine binler sıralanmış bir yandan alış veriş yapıyorlar diğer yandan açmışlar ellerini semaya, kapısına geldikleri vesilesiyle huzur istiyorlar. Globelleşen dünya yok burada, o an var, ora var, göç var. Göçle gelen acılar var. Bol bol rol yapan sözde birileri var.  Yalan dünya diyorum derin bir nefes alarak, o an Ulu Camii denen bir şaheserle karşılaşıyorum. Siirt derler buralara atmışlar bir kenara, mimarı Şiraz’dan gelmiş neredeyse 800-900 yıl önce Selçuklu Sultanı Mugizettin Mahmut emretmiş o sanatını döktürmüş. Küfi hatla Ali, Ebubekir, Ömer, Hamza yazmış. Rüzgarı düşünmüş, depremi düşünmüş… Hala ayakta! İtiraz etmek geliyor içimden, biz tanıştıktan 24 saat sonra 7.2 Ulu Camii’yi de sallıyor. Eee ne oldu? Camii de türbesi olan hala oralarda gezdiği görülen mimarı mı tuttu minareyi de yıkılmadı?

Yıkılanlar da var, Hasankeyf’te… Depremden yıkılmak yakıştırılmamış, ustası yarım bırakmış denmiş… Susmuş halk bilinci. Düz mantık yok, ağıt yok, sabır var. İmam Abdullah sular altında kalacak Hasankeyf’in en boynu büküğü, zahirde türbesi yıkık, türbedârı yıkık. Kim bilir dedeleri ehli beytin mahzunluk mirasını mı taşıyor? Babası Cafer-i Tayyar’ın en sevdiğinin rızası için kalkmış arap diyarından buralara kadar gelmiş. Şehitlik makamına ermiş, türbesine Hasankeyf’in Büyük sarayından bakılınca sanki boynu kırılmış gibi, sanki şükür duası ediyor gibi…

Güneş batıyor Hasankeyf’in üzerinden bir koşu Zeynel bey’in anıt mezarına gidiyoruz. E ölüm, o da sararmış solmuş. Yeşil tonları heybetli yapısını sarmış ama dalmış başka alemlere… Yutkunuyorum bu heybet karşısında. Güneş batarken Hasankeyf sesleniyor: “Sükûn”

Geziyorum pişmek için, hamlığım hiç geçmiyor. Pişen üzülmez, pişen incinmez, pişen sabreder, pişen ağlamaz… Ham olmak zor be Midyat diyorum.

Sıradanlık yok sende Midyat, ne var işsizlik var; kıymeti bilmeyenlerden kıymet beklemek var. Evlerin arasında fırında gözleri gülen kadınların kelle-paça pişirmeleri var. Susan bir kent var. Telkarinin en güzelleri var, ağıt yakan tellerden, şahmarana, Fadıma Ana elinden felsefik resimlere kadar.

Ama Şahmaran demişti Tahmasb’a insan oğlu, haindir, sabredemez, susamaz, değer bilmez. Midyat değer bilinmezlikten en çok payını alanlardan…

Peki ya öteki… Öteki her yerde, Öteki Diyarbakır havaalanında başlıyor Habur yolu üzerindeki Midyat’a kadar her yerde Bismil’de Gercüş’te hatta Tillo’da…

Öteki’yle hemhal olmak “Bir Olmak” için İbrahim Hakkı’nın şeyhi İsmail Fakirullah’ın kuyusuna aydınlanma ocağına mı düşmek lazım? Yoksa yüz yüze gelmek mi? İkilik kinini nasıl atarız içimizden?

Ben İsmail Hakkı’nın şeyhi, “ruhum” diye hitap ettiği piri için yaptığı tepeden Botan çayına bakarken attım ikiliği, selam sana ey ruhum diyen Hakkı hz.nin nidasıyla Selam sana ey Botan diye haykırmak istedim. Bütün mürşitlerin tarif ettiği, sadıkların menzil gösterdiği “Bir”lik için kuyu gerekiyordu belki. 24 saat geçmedi kuyu Van’da açıldı. Düştük hep beraber Van kuyusuna. Özde bir insan olmak için… Ölüm Allah’ın emri peki gerisi…

Dört sene aradan sonra Diyarbakır’a gittim. Güzergahımız, Diyarbakır-Batman-hasankeyf-Midyat-Baykan-Tillo ve Siirt idi.

Sabah Fahri – Ye Melişşem

Suriyeli büyük üstad Sabah Fahri’den

Vadullah Taş, Yeşilçam Arşivini Adana’ya Bağışladı

Sinema dostu hemşehrimiz Vadullah Taş, yıllardır biriktirdiği afiş, kostüm, lobi kartları, mektup ve dialar yanında, Ali Özgentürk’ün ilk filmini çektiği kamerayı, İrfan Atasoy’un ilk senaryosunu yazdığı daktiloyu, yüzlerce kitap ve türk sinemasının VHS’ye kayıtlı film kayıtlarını Altın Koza Film Festivali’nde açılan Sinema Müzesi’ne bağışladı.

Sinema müzesinin danışmanlığını da yapan İstanbul Resim ve Heykel Müzesi Güzel Sanatlar Galerisi Müdürü Vadullah Taş, Altın Koza’nın bu çalışmayla Türk sineması için önemli bir adım attığını belirterek çalışmayı ‘sanat fidanı’ olarak değerlendiriyor.

Sanat dostu hemşehrimizi bu güzel davranışı için tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyoruz.


Ebru Avcı – Mezire’den Çıktım (Elazığ Türküsü)



Hacci Hammet Ali ile Bağcılık Üzerine Sohbet



Ye İmmi (Müzik Klibi)